Sedat KILIÇ
İlk yazım bu. Belki de içimde birikmiş bir yorgunluğun ifadesi olacak sadece. Yıllardır direksiyon sallayan bir yol emekçisi olarak, artık kelimelerle de anlatmak istedim derdimi. Çünkü yollar uzadıkça, insanlar daha da sabırsızlaştı.
Otobüsün direksiyonuna her geçtiğimde bir dua ederim içimden: “Kazasız belasız, selametle varalım.” Ama insanların aklında ne selamet var, ne yolun bereketi. Yolculuğa niyet etmişiz, ama yolcuların aklı fikri kaptana laf etmekte, muavini sorguya çekmekte. Biri gelir, “Şoför neden geç kaldı?” der; biri gider, “Muavin neden somurtuyor?” diye sorar. Koltuk mu sert? Su mu geç geldi? Telefonlar ellerinde, gözleri hep bir eksik arayışında.
Oysa biz, onların canlarını taşıyoruz. Bu sorumluluğun gecesi gündüzü yok. Karlı havada frenin tutup tutmayacağıyla, rampada motorun hararet yapıp yapmayacağıyla dertliyiz. Ama yolcunun derdi başka: “Neden bu dakikada burada olmadık?” Diyorlar ki, araba niye arıza yaptı? O arızayı gece yarısı gelen tamirci çözdü belki, biz uykusuz yola çıktık. Ama anlamıyorlar. Ne onlar bizi anlıyor, ne biz onları.
Bir de şikayet furyası var. CİMER’e şikayet eden şikayet ediyor. Sigara içti diye yolcuyu uyarsan, dönüp seni şikayet ediyor. Bileti aldıysa, arabayı da satın aldığını zannediyor. Müdürler, idareciler de hep yolcunun tarafında. “Yolcu her zaman haklıdır” deniyor. Peki şoför? Onun hakkı ne zaman sorulur?
Yollarda azami hız 110 kilometre. Ama hem zamanla yarışmamız istenir, hem de ceza yediğimizde yalnız bırakılırız. Bir yerde fren tutmaz, bir yerde insan sabrı… Ama biz hep susarız. Mecburiyetten idare ederiz. Çünkü o otobüste sadece direksiyon değil, insan hayatı taşırız.
Evet, dünya güzel. Ama insanlar bu güzelliğe fazla şımarmış gibi geliyor bazen. Biz hâlâ yolların hakkını verirken, yolcuların hakkına girmekten korkuyoruz. Ama bizim hakkımızı kim savunacak, onu da bilmiyoruz.

